İnflamatuar bağırsak hastalığı tanılı hastaların yönetiminde biyolojik ajanların tek merkez deneyimi


Tezin Türü: Tıpta Uzmanlık

Tezin Yürütüldüğü Kurum: Gazi Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Dahili Tıp Bilimleri, Türkiye

Tezin Onay Tarihi: 2025

Tezin Dili: Türkçe

Öğrenci: AHMET GİRİTLİOĞLU

Danışman: TARKAN KARAKAN

Açık Arşiv Koleksiyonu: AVESİS Açık Erişim Koleksiyonu

Özet:

Giriş: İnflamatuvar bağırsak hastalıkları (İBH), ülseratif kolit (ÜK) ve Crohn hastalığını (CH) içeren, genç erişkin yaşta başlayan, kronik seyirli ve relapslarla karakterize otoimmün bozukluklardır. Orta-ağır aktiviteye sahip olgularda geleneksel tedavilere (5-ASA, kortikosteroid, immünsüpresif ajanlar) yanıtsızlık oranı yüksek olup, bu hasta grubunda biyolojik ajanlara geçiş klinik pratikte giderek artmaktadır. Çalışmamızın amacı, İBH tanılı hastalarda kullanılan farklı biyolojik ajanların kullanım süresi (persistans), tedavi bırakma nedenleri ve tedavi basamakları arasındaki farklılıkların değerlendirilmesidir. Yöntem: Bu retrospektif kohort çalışmaya, 2012–2024 yılları arasında Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji Polikliniği'nde takip edilen ve biyolojik ajan tedavisi alan 341 erişkin hasta dahil edilmiştir. Dahil edilme kriterleri arasında CH veya ÜK tanısı, en az bir basamak biyolojik tedavi almış olması ve en az 6 ay takip süresi yer aldı. Hastaların demografik verileri, tanı yaşı, hastalık alt tipi, başlanan biyolojik ajan, tedavi sırası ve bırakma nedenleri kayıt altına alındı. Persistans analizleri Kaplan-Meier yöntemiyle yapılmış; tedavi grupları arası fark Log-Rank testiyle değerlendirilmiştir. Tedavi bırakma nedenleri "primer yanıtsızlık", "sekonder yanıtsızlık" ve "yan etki" olara gruplandırılmıştır. Persistansa etki eden faktörler Cox regresyon analizi ile incelenmiştir. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen hastaların %57,2'si Crohn, %42,8'i ülseratif kolit tanılıydı; ortalama tanı yaşı 33,7 yıl, ortalama güncel yaş 41,7 yıl idi. İlk basamak biyolojik tedavide en sık kullanılan ajanlar infliksimab (%58,7) ve adalimumab (%37,0) oldu. İkinci ve üçüncü basamak tedavilerde ustekinumab ve vedolizumab öne çıkarken, dördüncü basamakta upadacitinib baskın ilaçtı. İlk basamak tedavide adalimumab ortalama 28,3 ay ile en uzun kullanım süresine sahipti. İkinci basamakta ustekinumab ve vedolizumab kullanım süreleri sırasıyla 17,3 ve 19,5 ay olarak hesaplandı. Tedavi bırakma nedenlerinde en sık gözlenen durum sekonder yanıtsızlıktı. Adalimumab ve infliksimab alan hastaların sırasıyla %54,4 ve %56,2'si bu nedenle tedaviyi bırakmıştı. Yan etkiye bağlı bırakma, özellikle infliksimab grubunda (%19,0) daha yüksek oranda izlenmiştir. Üçüncü basamaktaustekinumab ile tedavi edilen hastalarda sekonder yanıtsızlık oranı %66,7 idi. Kaplan-Meier analizinde, 12 ay sonunda ilk biyolojik tedaviye devam eden hasta oranı %66,8, 18 ay sonunda ise %61,2 olarak bulunmuştur. 18 ay sonunda infliksimab %62,5 ile en yüksek tedavi devamlılık oranına sahipken, ustekinumab %33,3 ile en düşük oranı göstermiştir. Log-Rank testi sonucuna göre, 2. basamak biyolojik ajanlar arasında tedavi süresi açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p=0,003) Ustekinumab en uzun süre ile öne çıkarken (ortalama: 49.9 ay), en kısa süre upadacitinib için gözlendi (ortalama: 11.1 ay). Diğer basamaklarda anlamlı fark bulunmamıştır. Cox regresyon analizine göre, erkek cinsiyet tedaviye devam açısından anlamlı avantaj sağlarken (HR=1,407; p=0,020), ülseratif kolit tanısı tedavi bırakma riskini azaltan bir faktör olarak belirlendi (HR=0,706; p=0,019). Başlangıç yaşı ve tedavi sırasındaki yaş anlamlı etki göstermemiştir. Sonuç: Bu çalışma, İBH tedavisinde kullanılan biyolojik ajanların kullanım sürelerini, persistans oranlarını ve tedavi bırakma nedenlerini ortaya koyarak gerçek yaşam verileri sunmaktadır. İlk basamakta anti-TNF ajanlarının daha sık tercih edildiği, ileri basamaklarda ise ustekinumab ve vedolizumab kullanımının ön plana çıktığı gözlenmiştir. Sekonder yanıtsızlık en yaygın tedavi bırakma nedeni olup, tedaviye devam süresini cinsiyet ve hastalık alt tipi etkilemektedir. Bu bulgular, klinisyenlerin bireyselleştirilmiş tedavi seçimlerinde yol gösterici olabilir.