Gabriel Marcel'e Göre Teknolojik Bir Dünyada İnsanın "Kendi Olabilme" Umudu
Tezin Türü: Doktora
Tezin Yürütüldüğü Kurum: Gazi Üniversitesi, Gazi Eğitim Fakültesi, Türkçe Ve Sosyal Bilimler Eğitimi, Türkiye
Tezin Onay Tarihi: 2026
Tezin Dili: Türkçe
Öğrenci: Naim Karadaş
Danışman: Emel Koç
Açık Arşiv Koleksiyonu: AVESİS Açık Erişim Koleksiyonu
Özet:Bu çalışma yirminci yüzyılın en önemli filozoflarından olan Gabriel Marcel'in felsefesini, çağdaş dünyanın teknokratik bir hal almasıyla giderek çok daha derinleşen manevi krizini anlamaya olanak sağlayan, ontolojik ve etik bir düşünce düzleminde değerlendirmektedir. Sistematik felsefeden bilinçli şekilde kaçınan bir düşünce adamı olarak Marcel, fikirlerini "problem" ve "sır" ayrımı üzerine inşa eden ve mevcudiyeti, otantikliği, sadakati ve umudu temel eksene alan bir filozoftur. O, insanı teknik aklın çözümleyebileceği bir problem alanı olarak değil, sadece tecrübeleriyle öne çıkan ve intersubjektivite halinde kendi derinliklerine ulaşabilen bir sır alanında düşünür. Bu açıdan bakıldığında onun felsefesi insanın kendisiyle, ötekiyle ve aşkınlıkla kurduğu bağın bütünlüğünü korumayı amaç edinen varoluşçu bireysel bir perspektif sunar. Bu ontolojik bağlamda Marcel'e göre, modern dönemde bilim ve özelde teknolojinin takip edilemez derecede hızla tüm her şeyi belirleyici hale gelmesi; nükleer tehdit, savaş, insanın ontolojik itibarını kaybetmesi, ekolojik yıkım gibi problemleri derinleştirmiş, böylece teknolojinin etik bir tutum sergileyip sergilemediği sorusunu tekrar gözden geçirmeyi zorunlu hale getirmiştir. Ancak Marcel, bu problemi teknolojinin kendisinden çok, onun mutlaklaştırılması ve bir zihniyet hâline getirilmesi üzerinden ele almıştır. Marcel'e göre modern dünya, insanı bitiren, tüketen bir hastalığa sahiptir: Soyutlama ruhu. Açgözlülük ve sınır tanımazlıkla beslenen soyutlama ruhu, insanı somut varoluşundan koparır, ölçülebilir, tasnif edilebilir bir eşyaya indirger. İki büyük dünya yıkımı görmüş bir insan olarak Marcel için soyutlama ruhunun temel göstergelerinden biri insanın ontolojik itibarını yitirmesi bir diğeri ise savaştır. Teknoloji ruhunun mutlak hale getirilmesiyle yaşam itibarsızlaşır; kutsallığını kaybeder. İnsandaki kutsal ne ölçüde inkâr edilirse, insan da o ölçüde bir makine gibi kullanılabilir hâle gelir. Bu bağlamda insanın nesneye, üretim birimine ve teknik araca indirgenmesi, Marcel'in ifadesiyle, yirminci yüzyılın yeni köleliği, yani teknokratik düzenin köleliği olarak ortaya çıkar. İnsan tarihsel olarak doğayla doğrudan bir bağ kurmuş, doğa karşısında problemlerini aşmak için teknikler geliştirmiştir. Ancak zamanla bu bağ bütünlüklü bir üretim yerine giderek parçalanmış bir dünya yaratmıştır. Modern çağa gelindiğinde teknoloji artık insan için bir araç olmaktan çok daha öteye geçip otoriteleşerek bir puta dönüşmüştür. Bu, onurlu bir varlık olan insanın özerkliğini zayıflatmış, varoluşunu tehlikeye atmıştır. Bir sır varlığı olan insan metafizik boyuttan arındırılmış, soyutlamanın tahakküm ettiği bu dünyada adeta bir problem gibi değerlendirilmiştir. Bu ifadelerden Marcel'in bir teknoloji karşıtı olduğu anlaşılmamalıdır. İnsan hayatını kolaylaştıran, üretime katkı veren bir teknolojiye elbette karşı değildir, ancak teknolojinin insanın bütün varoluş alanlarını kuşatarak onu salt "teknik insan"a dönüştürmesi onun için kabul edilemez bir durumdur. Teknolojik zihniyet; somutluğu, hakikati, varlığa sadakati, samimi ilişkileri, otantikliği, insan olmanın onurunu geri plana iterken, soyutu, tekniği, ölçülebilirliği mutlaklaştırır; bu da yabancılaşmayı besler. Çalışmanın ulaştığı sonuç, Marcel'in teknoloji tenkitinin, teknolojiye ilişkin basit indirgemeci bir karşıtlık olarak değerlendirilmemesi gerektiği, onun, teknolojik bir dünyada insanın sadakat, mevcudiyet, katılım, somutluk, ontolojik değer ve itibar, diyalog ve umut vb. değerlerine sahip çıkması, araç ve amaçlarını birbirine karıştırmaması gerektiği yolundaki önemli vurgusudur.